Leyla Alaton’un hayatındaki değerleri merak edenler, soru ve cevaplarla hem onu daha yakından tanıyacak kendini düşünecek ve zenginleşecek. İşte herkesin zaman zaman kendine sorduğu sorulara Leyla Alaton’dan kendiyle ilgili net cevaplar..

Alaton soyadını taşımak nasıl bir sorumluluktur?
Avantajları ve dezavantajlarıyla, evlendikten sonra da değiştirmediğim, sevdiğim, gururla taşıdığım soyadım. Günyeli olduktan sonra dahi eski soyadımı bir kenara bırakmak mümkün değildi. Şimdi ikisini birden kullanıyorum. İş hayatına ilk girdiğim yıllar Amerika’da master yaptığım dönemlerdi. O zamanlar herkes Türkiye’den Amerika’ya bir şeyler satıyordu. Ben de becerebilmeliyim diye yollara düşüp, İstanbul’dan götürdüğüm numuneleri pazarlamaya çalıştım. Açıkçası, Alaton soyadı hiç işime yaramadı. Kimse soyadımı tanımıyordu ki! Zaten oralarda önce getirdiğin ürüne, malına, sonra fiyatına, en sonra da yüzüne bakarlar. Dolayısıyla ben erken yaşlardan itibaren soyadıma güvenerek hiçbir iş yapılamayacağını öğrendim ve omuzumu Alaton soyadına yaslamadım. Başarıyı kendimden bekledim.

Türkiye’ye dönünce rahmetli Üzeyir Garih’in asistanı olarak işe başladım ve ilk projem Alkent Gayrimenkul Satışlarının halkla ilişkileriydi. Alarko’nun sokaktaki adam tarafından tanınması da yine aynı, 80′li yıllara rastlar. Biz inşaatçıyız ve özellikle de tahhütçüyüz. Halka birebir mal satmadığımız için ismi çok bilinen bir şirket henüz değildik. Alarko’nun tanınmasıyla birlikte ‘Alaton’ soyadı bir avantaj gibi gözükse de, ben kendi kariyerimde çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Hatta dezavantajları bile var. Sizden çok fazla şey bekleniyor. Üstelik beğenilen, takdir edilen, değişik zekada bir kişinin kızı da olunca, çevrenizin ‘armut dibine düşer’ misali beklentileri artıyor. Dolayısıyla, her adımımı dikkatli atmam, şunu yapabilirim ama bunu yapamam, bu bana yakışmaz gibi bilinçaltında bir baskı yaşadığım muhakkak. Ama bu da eşyanın tabiatı diye düşünüyorum.

İsveçli bir anne ve Türkiye’li Yahudi bir babanın kızı olmak nasıl bir duygudur?         
Aile yapım benim özsermayem; hem kişiliğimi ve hem de eğitimimi onlara borçluyum. Bu çok kültürlülük ve beraberinde getirdiği çok renklilik olmasaydı belki ben bugünkü Leyla Alaton da olamazdım; bugünkü dünya görüşüm, dünya standartlarında saydığım doğrularım da olmazdı.

Karışımdan dolayı gelen açık beyinlilik, önyargısızlık, dünya vatandaşlığı… Bu benim için öyle bir zenginlik ki bütün dünyada akrabalarım var; hem anne ve hem de baba tarafından Meksika’dan, Arjantin’e, elbette İsveç’ten, İtalya’ya kadar… Bu kişilerle iletişim kurabilmek için belli bir perspektifte düşünebilmek, onların yaşam tarzını ve dünya görüşlerini anlayabilmek gerekiyor.

Üniversite tercihinizi nasıl belirlediniz?..
 Tercihimi henüz çocukken belirlemiştim; yönetim ve iş idaresi. Organizasyon yapmayı hep çok sevdim, lakabım da ‘organizatör’ idi. Doğal olarak bu yöne doğru gittim ancak daha sonraki yıllarda halkla ilişkilerde uzmanlaşmaya karar verdim… Halkla ilişkiler, sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, yapılarak öğrenilmesi gereken bir alandır. Karakterime de uyan, genel idarecilik eğitimi almış olmak bana iş hayatında da yararlı oldu. Henüz genç ve üniversite çağında iken, meslek ile ilgili olarak doğru seçimlerin yapılması ne kadar zor olsa da, insanın hayatına yön veren böyle bir kararın iyice düşünülmesi gerektiğine inanıyorum.

Başarı reçeteleri de zaman içersinde değişebiliyor. Eskiden başarı çok çalışmaya, iyi bir eğitime bağlı iken bugün bir haftada zilyoner olan internet mucitleriyle karşılaşabiliyoruz. Başarıda şansın rolü yükseldi diye düşünmüyor değilim…Şanstan kasıt doğru zamanda, doğru bir şey yaratıyor olmak ve onu çok iyi pazarlamak. Fark edilebilmek. Ama benim kuşağımın, benim ekolümün başarı için kabul ettiği koşulların başında her zaman önce eğitim sonra da dürüst ve çok çalışmak gelmiştir.

Yeni dünya düzeninde ilerlemesinin durmayacağına inandığım sektör ’servis ve hizmet’ sektörüdür. Durmadan yeni ürünler, yeni ihtiyaçlar ortaya çıkıyor. Günlük hayatımızın kaçınılmaz bir parçası olan cep telefonunu düşünün; insana ‘ben bunsuz nasıl yaşarmışım?’ dedirtiyor… Vazgeçilemez bir tutkuyla bu kolaylıklara bağlanabiliyoruz. İleride ürün skalası daha da artacak. Hizmet sektörü yaşamı kolaylaştıran veya kolaylaştırdığını ve güzelleştirdiğini zannettiğimiz bir sürü yepyeni ürünler sunacak.

Geleceğin diğer sektörleri kuşkusuz küresel ısınma, çevrecilik ve sağlıkla ilgili alanları da kapsayacak. Özellikle çevreye karşı duyarlılık, organik beslenme ve ürünler kendi içersinde yeni alanlar doğuracak Tekstil sektöründe bile artık organikten söz ediliyor. İnsanlar daha sağlıklı, daha iyi, daha uzun yaşayabilmeyi sağlayan her türlü ürünü denemek ve kullanmak istiyorlar. Bu istekleri karşılayabilmek için şirketler sürekli yenilikler yapmak zorunda. Dolayısıyla, yaratıcılığın başrolde olacağı bir dönemler silsilesine girildiğini düşünüyorum. Geleceğin trendlerini öngörebilen fütüristler var günümüzde; onları yakından takip etmek lazım. İş hayatına yeni atılacak gençlere de bunu tavsiye ediyorum.

Türkiye koşullarında kadınların başarılı olma şansı konusunda  ne düşünüyorsunuz?
Bir zamanlar,  biz kadınları daha çok suçlardım. Artık konjonktüre ve içinde bulunulan şartlara da fatura kesiyorum. Özellikle kendim çocuk sahibi olduktan sonra durumu daha iyi değerlendirebilme imkânını buldum. Anladım ki, benim hayatımı kolaylaştıran pratik çözümlerim, altyapı olanaklarım olmasaydı iş hayatına bu kadar yoğun eğilemezdim.

Türkiye’deki modern kadından çok büyük tavizler bekleniyor. Halbuki, hayatın çok basit çözümlerinden biri olan bir ‘mahalle kreşi’ ve çocuğunu kendi yaşadığın mahalledeki okula yollama imkanını yaratmadan biz Türkiye’deki modern kadından büyük başarılar yakalamasını bekleyemeyiz. Nitekim son KAGİDER-TÜSİAD araştırmasında da bunu gördük. Rapora göre bugün, kadının istihdama katılımı Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesinde. Ben bu bulguları büyük bir üzüntüyle ve endişeyle dinledim. Bizler açıkçası daha çok kadının çalıştığını, ekonomiye katkısı olduğunu, kendi ekonomik özgürlüğünü bulmuş olduğunu düşünürken, gerçeklerin verilen imajdan çok farklı olduğunu gördük. Üstelik araştırmalar,  kadının eğitimi artıkça, işgücüne katılımının azaldığını da saptıyor.
En ürkütücü sonuçlardan biri de bu, kanımca.

Bir kadın ne yapabilir ki? Çocuk olduktan sonra kazanacağı parayı dadıya vereceğime, evde oturur, kendim bakarım demek zorunda kalıyor. Altyapısızlık ve modern hayatın getirdiği gereksinmelerin kadın için hala sağlanamamış olması kadınların kendi kontrollerinin dışında olan sorunlar. İstanbul bugün 15 milyonun üstünde nüfusu olan bir metropol; elbette İstanbul’da yaşamamak seçilebilir ama yaşanıyorsa da, bu trafik ağında, bir yerden, bir yere 2 saate varabildiğin bir şehirde yaşam kalitesi de çok düşük olacaktır. Ve o yaşam kalitesini artırmak için de çok büyük tavizler vermek gerekecektir. Çocuğunu iyi bir okula yollayabilmenin, servisle gidip-gelmesinde, ben götüreyim demenin bedeli her gün trafikte en az 3 saat. Batılı, uygar ülkelerde sorunsuz olarak halledilmiş, kadının yanında olan, altyapısal ve hayatını kolaylaştırıcı bu basit konular biz de hala lüks.

Bazı kadınlar evlenmeyi de bu nedenle erteliyorlar. Medeni, eşit insan ilişkilerinin olduğu varsayılan bir dünyada ben, ailedeki huzur ve iyi örnek olma açısından, hem erkeğin ve hem de kadının çalıştığı, eşit paylaşımlı bir ortam olmasının önemine inanıyorum.Benim çocuklarımın da çalışan ve üreten bir kadına daha çok saygı duymayı öğreneceklerini düşünüyorum. 

Evlilik, çocuk ve ‘Kadınlar anne olduktan sonra gerçek kadın olurlar’ sözü hakkında ne düşünüyorsunuz?                   
Ben 37 yaşında evlendim. Kendi hayatımla ilgili yorumlar yapmak gerekirse, birincisi genç evlenmemekle çok iyi ettiğimi düşünüyorum. Hem şu andaki evlilik hayatımın devamlılığı ve hem de kariyerim açısından bunun doğru bir seçim olduğunu görüyorum. Hiçbir zaman bekarlık ve çocuksuzluk bir eksikliktir gibi düşünmedim; ailemden de bu konuda hiç bir baskı gelmedi. Ben zaten işini çok seven ve iyi yapmakta olan, mutlu bir bireydim. Öğrenmek insanın genç kalması sağlayan, beynine enerji akıtan bir yakıt…Evlilik gündemimde değildi; üstelik çocuklu arkadaşlarımla görüştüğümü bile hatırlamıyorum. Onlar için bu kadar önemli bir olay sırasında yanlarında olamadığımı düşündükçe bugün bile utanırım. Zaten bekarsan evliler seni çağırmazlardı. Ancak, geriye dönüp bakınca, o yılları iyi ki yaşamışsın Leyla diyorum.

Daha sonra artık buna şans mı, tesadüf mü yoksa alınyazısı mı demeli, eşim Mehmet Günyeli’yi 37 yaşında tanıyıp, 2 ay içinde evlenip, 9 ay sonra da çocuğumu elime alınca, benim Allah’ın sevgili kullarından biri olduğuma bir kez daha gerçekten inandım. Her şey plansız ve programsız oldu. Ben hayatımda ‘aşk’a’ hiçbir zaman mantıkla girmedim; mantıksız girdim, mantıkla çıktım. Hislerim de her zaman ön planda oldu. Eşimle olan beraberliğime de hesapsız, kitapsız ve tamamen kalbimin sesini dinleyerek girdim. Ve zannediyorum ki böyle ciddi bir ilişkiye de hazırdım; iş hayatında olsun, özel hayatta olsun doyuma ulaşmıştım. Hayatımın en büyük pokeridir; çok iyi bir kâğıt çıktı. 

Babam İshak Alaton’da  ‘Eğer ben bir terzi ve elimde de makas olsaydı, böyle bir damat keserdim’ der.

Bir beraberlikte neler çok önemlidir?
Bence en önemlisi ortak değerler. Biz ikimizde Fransız ekolünden geliyoruz. Mutlu ve uyumlu bir beraberlik için edinilen doğruların, değerlerin ve prensiplerin örtüşmesi gerekli. Biz de bu oldu. Özellikle de çocuk doğduktan sonra olaylara aynı pencereden bakabilmek şart. Temelde ortak paydayı bulmalı ve olayı yaşanır hale getirmeli.
Ortak değerlerin olduğu bir ilişkide çocuk olması da hiç şart değil. Önemli olan beraber huzurlu ve mutlu olmak, iyi yaşamak… Birbirine eziyet ederek götürülen ilişkilere şaşıyorum.

Evlilik bence çok zor bir müessese… Bu konudaki düşüncelerim biraz avant garde kaçabilir. Çocuk yapmak için evlenmiş değilim ama bugün sadece çocuk için, çocuklara bir ortak çatı vermek için evlenilir diye düşünüyorum. Üstelik bu devirde insanların yapabileceği ve yapmak istediği bir sürü başka şey var. Güzel beraberlikler gittiği kadar gitmeli; insanlar o ilişkide huzurlu olunduğu sürece kalmalı diye düşünüyorum. Uzatılan, itilerek yürütülmeye çalışılan ilişkiler çöpe atılmış bir hayat olur. Kimseye de bunu dilemem.

Çocuk ise çok ciddi bir sorumluluk; düşünülerek yapılması gerek. Üstelik bu devirde çocuk çok çok zor bir proje!             
 
Hayatta paranın gücü ne kadar önemli? Zenginlik ile saygınlık arasındaki ilişkiyi tanımlayabilir misiniz?
Bir kaç gün önce, dünyanın en zengin kişilerinden Abramoviç’le ilgili bir haber okudum. Sanırım Sardunya adasında girdiği bir restorandan geri çevrilmiş. Bu sorunuzun cevabı oluyor diye düşünüyorum. Zenginlik hiç kimseye otomatik bir saygınlık kazandırmıyor. Ama belki o restorana Bernard Henri Levy adlı tanınmış Fransız felsefecisi gelmiş olsaydı köşeye bir masa sıkıştırırlardı… Hatta restoranın sahibi, rezervasyon prensibini bozmayıp, devamlı müşterisi olan Abramoviç’i geri çevirdiği için, ‘zenginliğe sırt çevirebilen kahraman’ bile ilan edilmiş.

Bir başka deyişle, saygınlıkla ilgili evrensel değerler olduğunu ve bunun zenginlikle hiçbir ilişkisi olmadığını düşünüyorum. Anormal saygın olup da, beş parası olmayan bir sürü insan var. Yatları metreyle sayılan tanıdıklarımız da var ama önemli olan çizgisinden şaşmamış, önyargısız düşünebilen, dünya vatandaşı olmayı yeğlemiş, üretken insan olabilmektir.

Bill Gates örneğin niye bu kadar çok para yardımı yapıyor? Herhalde saygınlık satın almak, ruhunu temizlemek istediği için, bu kadar parayı hakkettiğini kendi vicdanında halletmeye çalışıyor da ondan…

Sırası gelmişken şunu eklemek istiyorum. Futbola büyük varlıklar akıtan kuruluşlara ben şahsen hiçbir saygınlık duymadığım gibi onları dışlıyorum. İşte Pekin Olimpiyatları’nda alınan sonuçlar da ortada…

Türkiye’de ise saygınlık kavramı giderek yozlaşıyor. Söylediğim gibi ben sadece maçlara oluk, oluk para verip de, en küçük bir kültür olayını desteklemeyen bir şirketin malını dahi kendi çapımda protesto ediyor, satın almıyorum. Kuruluşların, sosyal sorumluluk harcamalarını bir denge içersinde, topluma katkıda bulunacak alanlara da kaydırmaları gerektiğine inanıyorum. En büyük sokak sporu, en saygın spor haline geldi.
Benim çocuklarım bile ‘anne biz futbolcu olup, çok zengin olmak istiyoruz’ diyorlar! Bu nasıl bir toplumsal baskıdır? Bence bu toplumumuzun bir ayıbıdır.

Datça’da bir sanat merkezi kurmaya kalkıştık; çok yakınlarımızdan bile hiçbir yardım alamadık. Değerler ve doğrular konusunda şaşırtıcı ve üzücü gelişmeler bunlar. Bugünün Türkiye’si beni hayal kırıklığına uğratıyor.
Para nasıl bu kadar bütün taşları yerinden oynattı, inanılmaz. Televizyonunun evimize soktuğu doğrular, yapılan kötü filmlerdeki kötü örnekler, konuşulan dilin seviyesizliği, tam bir toplumsal erozyon. Hayret ettirici ve tüyler ürpertici bir durum. İyiye gitmek varken, kötüye gitmeyi seçmeyi, bu doyumsuzluğu anlamak mümkün değil. Bütün bunlara ortak olanları da dışlıyorum.

Türkiye’nin AB üyeliği konusunda maalesef karamsarım ama giriş süreci bizleri terbiye edebilir diye düşündüğümde, ‘keşke’ diyorum. AB üyeliği medeni ülkeler seviyesine ulaşabilme aracıdır diye düşünüyorum. Bugün İstanbul’da ancak yüksek gelir sahibi iseniz belki iyi yaşayabilirsiniz. Kötü yemeğin inanılmaz bir fiyata yenildiği, paranızın karşılığının bu kadar alınmadığı bir kent oldu İstanbul; New York’ta bile durum böyle değil. İstanbul niçin bu kadar pahalı olmak zorundadır? Hiç itirazsız, kalitesizlik kabul edildiği için… Herkes borçlu, herkes kredi kartıyla yaşıyor. Bu nerede patlak verir, hep beraber göreceğiz.

Kadere inanır mısınız?
Evet, alınyazısına çok inanırım. Özellikle manevi her konuda kozmik enerjiler olduğuna inanıyorum; böyle bir anne-babadan doğduysam, onları kozmik alanda seçmiş olduğumu düşünüyorum; çocuklarım ‘Keşke başka anne olsaydın’ diye bana kızdıklarında onlara ‘Ama siz beni seçtiniz’ diyorum… Niye tencere-kapak buluşabiliyor? Herkes birbirini seçiyor aslında. Niye herkesin bir hikâyesi var? Her şey çok önceden planlanmış olduğu için…

Hiçbir zaman zorlamayla bir yere varılabileceğine inanmadım. Benim hayattaki mottom şudur:
Atını ağaca bağla ama gerisini Allah’a emanet et, O’na bırak…
Bu çok kısa bir ömür. Su yolunu zaten buluyor, bulacak.
Ben her gün, bana bu güzel hayatı verdiği için Allah’a şükrediyorum.

Nilgün Güresin’in Teksatir.com’daki röportajından alınmıştır.