Neler Oluyor Bize!?
8 Ekim 2007 Pazartesi
“Bu kadın gizli bir ev. Köşelerinde sesler saklıyor, hayaletler gizliyor. Kış gecelerinde buğulanıyor. Onun içine giren bir daha asla çıkamaz, diyorlar…” (Eduardo Galeano, Yürüyen Kelimeler)
Belki de her kadın, yazarın dediği gibi, gizli bir ev. Her odasında gizlerin, dolayısıyla da sürprizlerin olduğu bir ev. Her ev gibi görünse de, her biri birbirinden farklı ve kendine has. Gizemli, karmaşık, anlaşılmaz… Duru, sade, basit… Ya da kırık dökük, zavallı, yıkık. Kadına dair benzetmeleri sıralasak, epey yüklü bir kitap olurdu herhalde. “Deniz gibi”yle başlar, “şeytan gibi”den çıkardık. Çağlar boyu her zaman üzerinde odaklanılmış bir yaratık olagelmiş kadın. Doğurganlığıyla şaşırtıcı, sezgileriyle güçlü, bedensel nitelikleriyle zayıf ve bir o kadar da çekici. Kimi zaman şeytanın bir numaralı işbirlikçisi, kiminde masumiyetin simgesi. Bazen milyonların kraliçesi, bazen de babasının biricik prensesi… derken kenarın dilberi, mahallenin yosması, onun bunun oynaşı. Babasının kızı, kocasının karısı ve oğlunun anası!
Ya sonra? Sonrasını karıştırmayalım, artık Allah’a kalmış orası!
Peki neyiz biz ki bunca mesele ediliyoruz?! Bu soruyu sormasaydım keşke, diye geçirdim içimden yazar yazmaz. Çünkü öyle çok şey var ki söyleyecek. Daha yazmadan yoruldum! Neyse, kısaca düğüm ortada ve ne Freud yaklaşımları, ne de diğerleri nihayete erebilmiş değil bu konuda. Zaten okuyucuların da bununla bu kadar derinlemesine ilgilenmek isteyeceklerini sanmam. Zira günümüzdeki “derinlik” mesafesi, hemen deri altındaki “selülit” kıvanında!
“Ben neyim, kimim, nasılım?” soruları yerini, “nasıl olmalıyım, nasıl görünmeliyim”e bırakmış gibi. Evet, kadın oldum olası nasıl göründüğüyle ilgili olmuştur. Ancak sadece bununla varolmaya çalışmak ciddi bir sorundur.
Öte yandan, kadının konumunun giderek değişmesi, çalışan, üreten haline gelmesi, sadece ülkemizde değil tüm dünyada yeni tartışmaları gündeme getirmekte. “Kariyer de yaparım, çocuk da…” sloganıyla ifade bulan bu durum, her ne kadar espri konusu olsa da, yerleşik erkek egemen yapıda karışıklıklara sebep oluyor. Ekonomik ve sosyal özgürlük, egemen kültürde söz sahibi olma, üretim biçimlerinin zenginleşmesi vb. değişimler kadının kendini ve erkeği farklı konumlandırmasına kapı açıyor. Ancak bu olumlu değişim, olumlu sonuçları birden bire yaratamıyor. Para kazanan kadın, sosyal alanda hemen özgürleşemiyor. Aile içindeki görevlerinden arınamıyor ve sıkışıp kalabiliyor.
Kadın erkek ilişkileri ise, bir iktidar mücadelesi şeklinde kör topal yuvarlanmaya devam ediyor. Kırsalında töre söylüyor zaten egemenin kim olduğunu! Kentteyse işler daha karışık gibi. “Tek taşımı kendim aldım” zırvalığında bir “baş kaldırı” görüntüsü var. Oysa altından çıkan sürekli mızırtılı sesler. Cep telefonu ve e-posta taciziyle yoğurulan ilişkiler. Bitmez tükenmez aradındı, aramadındı, yazdındı yazmadındı didiklemeleri. Sevgi göstergeleri arasında boğulmuş, tükenmiş “sevgi”ler. Ve sonunda da ortalıkta uçuşan, “vay bunu bana nasıl yapar!?”lar.
Pek çok konuda olduğu gibi görüntüyü kurtardık da içerik aynı kanımca. Modern –hatta postmodern- miş gibi görünen ilişkilerin içinde vıcık vıcık bağımlılıklar yaşanıyor. Neden böyle, nasıl değiştirilir, bizim payımız ne vb. soruların yanıtını bir dahaki yazımda tartışmaya çalışacağım. O zamana kadar hepimiz belki biraz öz-eleştiri yaparız diye umuyorum.
Saygılarımla,
Yeşim Akbulut, Psikolog
yesim.akbulut@mynet.com

