(Hayatımızı mahveden gerçekte kim acaba!?)

  
“Benmerkezcilik, diğer insanları kendi ihtiyaçlarının hizmetine koşmayı içerdiği ölçüde bir ahlak sorunudur. Birey onları bir insan olarak değerlendirip, onlara birer insan gibi davranmak yerine, kendi amaçlarına yönelik araçlar olarak kullanır. Onlar, nevrotiğin kendi kaygısını dindirmesi uğruna yatışmak ya da hoşlanılmak zorundadırlar. Onlar, nevrotiğin özsaygısını yükseltmesi uğruna etkilenmek zorundadırlar…” 

Yukarıdaki tespiti Karen Horney’in “Ruhsal Çatışmalarımız” adlı kitabından alıntıladım. İlk okuyuşta biraz ağır gibi gelse de, açıkladığımda göreceksiniz ki pek çok kişi bu ağır durumun bilfiil faili. Sizlere bunu biraz komikleştirerek anlatayım:

Bir kadın eve gelen kocasına seslenir. “Sevgiliiim, beni seviyor musun?” Koca üzerini değiştirmekteyken, “evet hayatım, tabii seviyorum” der. Kadın, “ama gerçekten seviyor musun?” diye sorar. Adam “eveeet, gerçekten seviyorum” diye yanıtlar koltuğa oturup gazeteyi açarken. Kadın, “ama öyle gazete arkasından ‘seviyorum’ denmez ki; gerçekten, gerçekten seviyor musun, doğru söyle” der. Adam bu sefer televizyonu açar ve “yahu seviyorum dedim ya!”  diye bağırır. Kadın ağlamaklı, “sevmiyorsun işte, dövseydin bari! Böyle mi sevilir insan” diye söylenmeye başlar ve adam gazeteyi bir yana, kumandayı öteki yana fırlatıp bağırır: “Evet ya, evet sevmiyorum seni… hiç sevmiyorum!..” Kadın, “bak işte gördün mü, biliyordum zaten…” diye ağlamaya başlar.

Şimdi çoğunuzun, “ama adam da Allah bilir ruhsuz ruhsuz ‘seviyorum’ demiştir; kadının ısrarı ondandır” dediğinizi duyar gibiyim. Büyük olasılıkla haklı da olabilirsiniz. Ancak burada çok önemli iki şeye dikkatinizi çekmek istiyorum:
1- Kadın bunu duymaya neden bu kadar ısrarla ihtiyaç duymaktadır?
2- Adam ilgisiz dahi olsa, kadın bu davranışıyla kendini daha mutsuz ve haksız bir noktaya sürüklemiş olmuyor mu?

Davranışlarımız bizi bağlar daima ve onların sorumluluğunu almak, sonuçlarına katlanmak durumunda kalırız. Örneğimizdeki kadının neden böyle davrandığına baktığımızda, kocanın ilgisizliğini gerekçe olarak gösterebiliriz belki. Bu vakada bu ilgisizliği bir yana koyup başka bir açıdan bakalım. Çünkü bu “bahane”, genellikle ne yeterli ne de anlamlıdır. Kadın kocasının sevgisini ifade etmesine rağmen bununla yetinmemektedir. Ve ne yazık ki burada adam ne yaparsa yapsın da yetinmeyecektir! Çünkü kendisinin kendisine hissetmediği sevgi ve ilgiyi de eşinden alarak doymaya çalışmaktadır. İşte işin püf noktası burasıdır. Kadınların en çok yakındıkları konu olan “sevgi, ilgi ve şefkat eksikliği” meselesine kadın açısından baktığımızda karşımıza çıkan en önemli kavram “nevroz” kavramıdır. Bu kavramı açıklamak için yüzlerce araştırma ve binlerce sayfa kitap yazılmıştır. Ben burada hiç onlara girmeden, size minicik bir ayna tutarak anlatmaya çalışacağım nevrozu. GERÇEKTE YAPABİLECEĞİNİZ BİRÇOK ŞEYİ YAP(A)MAYACAĞINIZI DUYUMSUYOR VE YAP(A)MIYORUM, DİYORSANIZ nevrozla başınız dertte demektir. Yani kendinizle iyi ilişkiler kurmuyor, yıkıcı iç çatışmalar yaşıyor, suçluluklar yaşamakla birlikte sürekli de kendi dışınızdakileri suçlama eğilimindesiniz demektir. Bu da dolayısıyla kendinizle birlikte sevdiklerinizi de yıpratmanıza, onca ihtiyaç duymanıza rağmen ilişkilerinizi yok etme noktasına getirmenize yol açacaktır. Kendinizi değersiz ve önemsiz hissetmenizin hırçınlığı bir yandan, acısı öte yandan sarmalamaktadır sizi. Ve siz bu iki uç arasında bir o yana bir bir yana çarparak hırpalanmakta ve hırpalamaktasınızdır.

En kötüsü de sevdiklerinizi kimi zaman bu durumun kaynağı, sebebi, kimi zaman da sizi bu duygudan kurtarabilecek yegâne yaratıklar olarak konumlandırmanız ve onlara bu duygularla davranmanızdır. Karşınızdakini de çatışmaya sürükler, ilişkiyi içinden çıkılmaz bir karmaşa haline getirebilirsiniz. Üstelik bunu nasıl becerdiğinize siz bile şaşar kalırsınız!

İşte sizlere sürekli bu aynayı tutma gerekçem de bu. Eğer farkında olursanız, hayatınızı alt üst etmeden çözüm arayışına girebilirsiniz. Bu sorun, biz kadınlar için temelleri genellikle çocuklukta atılmış, derin bir sorundur. Zira bizler ya varlığıyla yokluğu bir, anaya yardımcı olup kendi halinde büyüyen “gızcağız”larızdır, ya da etliye sütlüye karışmayan, babasının, abisinin prensesi “cici kız”larızdır. Sonuç itibariyle hep birilerinin bir “şey”leri olarak var ya da zaten hiç yokuzdur. Büyüdükçe birilerinin sevgilisi, sözlüsü, nişanlısı, karısı ve en sonunda da anası olarak hissetmeye koşullanmışızdır “var”lığımızı. Tek başımıza kendimizi nasıl var hissedeceğimizi öğrenememişizdir hiç. İşte nevroz denen canavar buradan can bulur, burada çöreklenir; içimizdeki en zayıf bırakılmış, en boş ve aç bırakılmış yerimizde. O boşluğu, o açlığı doyurmakla geçip gider ömrümüz hiç farkında bile olmadan. Farkında olmadan ama acısını çekerek ve çok da ağır tarafından bedellerini ödeyerek…

Peki bir kadın bundan kurtulabilir mi? Evet. Biraz sancılı da olsa, kurtulabilir. Zira kurtulmadığı sürece çekeceği acılar, kurtulmak için çekeceğinin yanında hiç kalır. Kendinizi BAĞIMSIZ BİR İNSAN, BİR BİREY olarak hissedebilmenin size yaşatacağı ÖZGÜRLÜĞÜ düşleyin bir an. Deymez mi!? Bunun için önse soru sorarak başlamalısınız: Ben kimim? Neyim? Nasılım? Nasıl olmak istiyorum? İstediğimle kendim arasındaki engeller neler?..
Bu soruları dürüst ve gerçekçi yanıtladığınızda bile büyük bir adım atmış olduğunuzu göreceksiniz.

Eğer buraya kadar geldiyseniz harika bir iş yaptınız demektir. Devamında görüşmek üzere…

Psikolog Yeşim Akbulut
dryesim.akbulut@mynet.com