KENDİN(D)E SIKIŞMAK VE BEN KÜLTÜRÜ
9 Eylül 2009 Çarşamba
Yakınlarda okuduğum bir makale, üzerinde uzun zamandır düşündüğüm ben kültürü, ben-merkezlilik, kendine (kendi dünyasına) sıkışmak gibi konularda bana ışık tuttu. Yazar Oray Eğin, Nil Karaibrahimgil’in Neşet Ertaş’ı tanımadığını söylemesiyle yaşanan mini-skandal(!)dan yola çıkarak, çok isabetli tespitlerde bulunmuş. Kötü niyetli olmamakla birlikte, Nil’in bu durumunu “ben kuşağı”nın bir üyesi olmasına bağlıyor.
Olayın beni ilgilendiren kısmı da bu. Her insan doğduktan itibaren çevresiyle bir ilişki kurar. Bu ilişki önce en yakınından (ana, baba, aile) başlar ve çember giderek genişler. Algı kapılarımız açıldıkça bilgilenmek isteriz, merak ederiz ve bilgilendikçe de algı alanımız genişler. Artık biliriz ki bizimkinden başka aileler, yaşadığımız şehirden başka şehirler, köyler, hatta bizim ülkemizden başka ülkeler var. Bizimkinden çok farklı yaşam biçimleri olduğunu fark ederiz şaşkınlıkla mesela. Ergenlik dönemindeki sevme sevilme meselesi de –bu bağlamda- çok çetrefillidir. Hele de sevdiğiniz kişi sizi sevmiyorsa! Artık kimse sizi sevmiyordur ve dahi sevmeyecektir! Bir de “kimse beni anlamıyor” hali vardır ki offf! “Sevgili günlük”e bile ağır gelir o hal. Tabii bunun tersi de mümkündür; ailenin prensesi ya da aslan oğluysanız, tüm dünyanın sizi öyle gördüğünü sanırsınız (ancak bu zan pek uzun sürmez!:)).
İşte büyümek, biraz da bu zanlardan, genellemelerden çıkmak ve daha nesnel (gerçekçi) düşünebilmek, dünya ile daha gerçekçi ilişkiler kurmayı becerebilmek demektir. Bunu becerdiğimizde artık “kimse beni anlamıyor, kimse beni sevmiyor ya da herkes beni sever vb.” cümleler kurmayız. Tabii bu kadar basit değil bu iş. Çağlar boyunca milyonlarca insanla bir kader birliği içinde olduğumuzu kavrar, dolayısıyla da geleceğe dair sorumluluklarımızın farkına varırız. Tarih bizim doğuşumuzla başlamamıştır ve biz ölünce de bitmeyecektir. Tükettiğimiz su, elektrik vb. pek çok şey bizim değildir sadece, çocuklarımızın ve onların torunlarının torunlarınındır da. Yaşadığımız topraklar, ayaklarımızın bastığı yerlerden ibaret değil.
Bir de “ben”den “biz”e geçiş meselesi vardır ki, hiç kolay değildir. Gün gelir bir de bakarız ki en sevdiğimiz pastayı herkesten gizli mideye indirmek pek de tat vermiyor; birileriyle paylaşmak istiyoruz. Anlarız ki paylaşılan pasta daha tatlı! Acılar, sıkıntılar da –aksine- daha az acıtıyor paylaşılınca. Başka bir sürü resmi ve gayrı resmi gerekçe de üstüne eklenince, “biz” oluvermişiz. Bu “biz”likten sadece aileyi de kastetmiyorum elbette. Dostluklarımız, meslekler, sahip olduğumuz görüşler doğrultusunda dâhil olabileceğimiz örgütler vb. de buna dâhil. Peki sahiden olabiliyor muyuz? Yoksa bütün yaptığımız “biz”miş gibi görünen bir yapının içinde hala pastanın tümünü lüpletmek mi?! Ona birazdan geleceğim.
Şimdi diyeceksiniz ki, “iyi de psikolog, bütün bu ukalalıklarla senin ne alakan var?” İzah edeyim efendim: Eğer kişi, yaşının büyümesine rağmen psikolojik anlamda büyüyememişse, ortaya “psikolojik sorun”lar çıkması kaçınılmazdır. Pek çok insanın yaşadığı adı konulmuş (panik bozukluk, depresyon, bipolar kişilik bozukluğu vs. gibi) “hastalık”ların kökeninde, dünyayı nesnel algılayamama, dolayısıyla da geçerli baş etme yöntemlerini geliştirememe yatar.
Yaşadığımız zamanlar bu duruma çanak tutan zamanlardır. İnsanların “hayat gailesi” adı altında kendine ve sadece kendi hayat çemberine sıkıştığı zamanlar… Birçokları için bu gerçek de değil üstelik! Evet, elbette pek azımız Nil Hanım kadar “şanslı”yız; mesela ben üstüme pırtılar giyip sahneye çıksam, üstüne üstlük bir de şarkı söyleyemesem, siz beni döversiniz!:) Ama şunu da kabul edelim ki O da kendine sıkışmış bir arkadaşımız. İnsanın burnunun ucunu göremediği Etiler’den barlardan Anadolu bu kadar görünemiyor demek ki. Doğrudur. Ve inanın bana bu kadar dar bir algı alanı, şu koskoca dünyada mutlaka bir yerde patlayacaktır. Bu kadar “ben” hali, gitse gitse, “tek taşını kendi almaya” kadar gider; onu alıp almamayı dahi sorgulayamazsın!
Şimdi gelelim bize! Ben, terapi sürecinin sonuna yaklaşan danışanlarımdan şu sözleri duyarım sıklıkla:
“yahu ben hangi dünyada yaşıyor muşum!”
“bi de “çok verici biriyim” demiştim ilk geldiğimde; egoistin allahıymışım meğer!”
“kesinlikle büyümemişim ben, 35 yaşında bir çocuğum!”
“siz hep o koltukta mı oturuyordunuz? Çok değişikmiş!”
“eşime çok haksızlık etmişim; boşanmaya karar verdim!”
“bi de onlara kızardım, ben de tıpkı annem/babam gibiymişim meğer!”
………..
İşin şakası bir yana, bu okuduklarınız gerçektir. Ama dikkat ederseniz içlerinde espriymiş gibi duran nüanslar var. Çünkü sıkışmışlıktan kurtulduğunuzda, o halinizin komikliklerini de fark edersiniz. Bu da sağlığınız için birebirdir.
Son olarak size bir önerim var. Korkmayın, sizden, asla okumayacağınızı bildiğim kitaplar ya da asla uygulamayacağınızı bildiğim kararlar almanızı filan istemeyeceğim. Sizden sadece Cem Yılmaz’ın son gösterisini izlemenizi istiyorum. Ama ders dinler gibi, tekrar tekrar izlemenizi… Bakalım neler bulacaksınız.
Sağlıcakla kalın…
Yeşim Akbulut, Psikolog
yesim.akbulut@mynet.com

