İçinde yaşadığımız dünya dönerken, her başka  döngü birbiriyle sessizce bir ilinti  içinde… Rüzgar ağaçları sallıyor, çiçekler  kokularını nefeslere sessizce armağan olarak  sunuyor. Yağmur bütün doğanın üzerine inerek,  yeşili doyuruyor, canlılığını koruyor. 

Rüzgarla, suyla, yıldızlarla, çakıl  taşlarıyla hayvanlarla ve elbette insanlarla   birlikte  süregiden bir "denge" söz konusu.  Doğanın bu  mükemmel "işletim sistemi" kendi  varoluşunu belirliyor. Evrenin bu konumlanışı  içinde "Kelebek Etkisi" varolan  döngüye  müdahil oluyor. Yaşam içinde artık "çekim yasası" gibi sözcükleri günlük  yaşama  endeksleme çabasındayız.

"Elektrik" alabilmek 

 Bu çerçevedeki konuları ele alan kitapların   milyonlarca sattığı düşünülürse  demek ki  insanlar büyük bir arayış içinde. VİP Kredi  kartlarını, marka arabaları kullananların da   ilk çıktığı anda tükettiği bu kitap, şunu  gösteriyor ki; bu arayış ya da asıl tanımlama  "boşluk" eşyaya, parasal güce sahip olup olmamakla da ilgili değil. (Hem Rhonda  Byrne’ın yazdığı "Secret"ı, hem de Nil Gün’ün  "Çekim Yasası" okuduğum kitaplar arasında) "Çekim", yani  istediğini hayata "çekme" olgusuna   insanların kafa yorduğu bir gerçek…
"Yaşam Yasası" olarak da adlandırabiliriz bu işleyişi. Kim olduğunuzun önemi bulunmaz bu yasada. Bir ayırım yapmaz yasa. Kim olduğunuzu, geçmişinizi, ulusunuzu veya ırkınızı  dikkate almaz. Bilinç yoluyla işler. Ne var  ki, günümüzde zihinsel anlamda yaşanan  enerji  fakirliği, istediğine ulaşma noktasında bilinci tıkayabiliyor.  İletişim kurmakta  zorlanan, o çok bilinen ifadeyle   "elektrikleri" sık sık kesilen modern dünya  insanı, dar bir kalıbın içinde… TV’deki bir  programda bu o kadar somut ki: Bir kadın ve  bir erkek bir araya getiriliyor bir stüdyoda.  Genellikle bu karşılaşmada, karşı taraf  "öteki"nden  "elektrik" alamıyor! Kişiliği  tüketim dünyasında biçimlenen bu çağ insanının eşyaya kutsiyet derecesinde verdiği   değer, bir çok "sosyal arızayı" da  beraberinde getiriyor:  İnsanın da eşyalaşmasını…. Bu durumda bir kimsenin başka bir  kimseyi "kendine kabul etmemesi" durumu  doğallaşıyor. Öte yandan, Her şeyin  kablolarla, ağlarla ve megabayt hızlarla,  birbirine "bağlandığı" bir atmosferde, gittikçe  gerçek bir BAĞ oluşturmak zorlaşıyor.

Enerjisel güce ilgi

Bunun yarattığı "yabancılaşma" çok hızlı  şekilde kök salıyor. Bu nedenle her türden   ilişkilerin sorunlu olduğu kesin. Gökyüzünden  yerküremize  yansıyan kozmik bir gücün farkındalığına yönelik ilginin bir nedeni de  bu. Bunu "sihirsel" bir güç olarak tanımlayanlar da var.   "Nasıl  olur da hayatıma anlam katarım?"  sorusuyla birlikte bu bakış açısına ilgi  artıyor. Hatta ilgi öylesine büyüyor ki,  Kuantum düşüncesini savunan  uzmanlar  TV programı bile yapıyor. Yaşamı bir de   "üçüncü boyuttan" anlamdırma çabasında olan  insanların sayısı her geçen gün çoğalıyor. Evet, her duruşun, olayın, olgunun aynı  zamanda "enerjisel"  bir anlamı da var.  Yaşadığımız doğada bütün öğelerin karşılıklı  etkileşimleri söz konusu. Herhangi dışsal bir  durumun sadece göze, kulağa veya kalbe  etkisini  "bütünsel" olarak anlamlandırma  durumunda, "bakma" değil "görme" biçimleri  önem kazanıyor. O bakışın arkasındaki  gerçeklik; varlıkların  en küçük parçacığında yatıyor… İşte kozmik sistemdeki  konumlanışımızı bu  "farkındalıkla"  nitelemenin en basit ifadesi böyle.    Herşey  birbirini "mikro" düzeyde etkiliyor. İşte bu  etkileşim sistemi, “kelebek etkisi” olarak  bildiğimiz  o etki…

"Kelebek etkisi"

 Günlük yaşamdan örnek vermek gerekirse: bir arkadaşınıza gülümsediğiniz bir anı bu  bakış açısıyla   anlamlandırabilirsiniz. O insanın, o gün çok  ters giden yaşamsal döngüsünü,  gülümsemenin enerjisiyle tamamen tersine  çevirebilme gücü de bir "olasılık"tır. Kişisel gelişim kitapları veya  konferansları bize bu düşünselliği  kazandırabilir. Ama ya hayat o düşünce ile  nasıl buluşacak? Sorun da burada: Bütün  bunları sadece uygulayabildiğimizde ne  olduklarını bilebiliriz. Bir kitapta altını  çizdiğim şu söz aslında yolu gösteriyor:  "Uygulamak, bilgiyi bilgeliğe dönüştürür!"

Evrendeki senfoni

Mutlu görünen ya da tebessüm eden insanlara  sormak istersiniz genellikle, "Bu enerjiyi   nereden buluyorsun?" ifadesiyle… 

Bunun çok nedenleri olabilir elbette ama asıl  olarak bir gülümseyişle ya da sahici  (kesintisiz)  bir iletişime geçmek mümkün. Fakat olumlu  enerjinin paylaşımında asıl olarak doğayla ve evrenle  gerçek anlamda kurulan ilişkinin payı da gizli:  Örneğin tabiatı sevmek, evrenin armağanı  olarak doğadaki her  varlığa teşekkür etmek,  doğayla kurulan "ilişki"  biçimlerinden biri. Çünkü nehirlere, karaya, rüzgara,  taşa ve yağmura.. Doğaya ilettiğiniz her  sevgi enerjisi,  size bumerang gibi geri gelen  bir döngüsellikte. Doğadan kopmayanların  öğreneceği çok şey var. Bir ağaçtan hatta bir yapraktan bile. Ondaki "bilge" yanı keşfetme isteğiyle bakarsak farkındalığımız gelişir. Mevlana, bu bakış açısını şu sözlerinde o kadar güzel anlatıyor ki: "Ey minik yaprak, söyle nereden buldun dalı delecek gücü? Nasıl çıktın zindanından dışarı? Anlat bize, anlat ki, biz de kavuşalım ışığa, biz de çıkalım zindanımızdan dışarı! Ey servi, yerde bitiyorsun ama nasıl da atılmışsın gururla göklere! Kimden öğrendin nasıl yapıyorsun bunu? Öğret bize de, yükselmeyi göklere!"

Tabii ki bu, evrendeki  eşsiz senfoninin yaydığı ritmin "farkında"  olanlar için böyle… Bu ritmi  yakalamaya  bazen yaptığınız bir tablo, bazen de  gülümsemenizi paylaştığınız bir insan neden  olabilir.  Kelebeğin kanat çırpması, dünyanın başka bir  karasında iklim değişikliklerine bile neden  oluyorsa, benliğimize dahil olan küçücük  bir  duygusal girdi de pozitif bir hareketin sebebine dönüşebilir.

"Pozitif"lik karşıtları da var!

Şimdi doğası gereği bencil ve kimseyle hiçbir  "insansal" bir paylaşıma sıcak bakmayan  dostlarımızın da şöyle bir iddiası var:  "Hayatta her şey bu kadar kötü giderken bu  lay lay lom haller sinir bozucu!" İyi de bu her  önüne gelene gülümsemek, herkesi onaylamak,  herkesin her dediğini  yapmak olarak neden  algılanıyor ki! ( Herkesi onaylayan bir insan zaten kişiliksiz ve başka çıkarlar peşindedir.)  Her an olumlu düşünmek   mümkün mü?  Günümüz koşullarında herşeyin  daha da zorlaştığı  açık. Belli bir kişisel gelişim çizgisini aştıktan,  deney noktalarından geçtikten sonra  bir  gülümsemeyi kimin hakedip haketmediğinin   "farkındalığına" erişmiş insandan söz  ediyoruz:) Fakat sürekli homurdanmak, depresyon  hallerinden çıkmamak için özellikle direnmek,  "öteki" anlayışlara hizmet eder. Olumsuzluk içeren karşı kutuptaki negatif, bencil klişeleri besler.. Savaşların,  cinayetlerin ve  mutsuzlukların  arttığı  bir  dünyada; kötülerin,  karanlık havayı  sevenlerin değirmenlerine  bu ortamlardan su  taşıdığını unutmamak gerekir.  Bir gülümseme  ile çoğalan "özgüven" az şey midir ki….

Sorularınızı ve yaşanmışlıklarınızı  paylaştığınızda mutlaka yanıtlayacağımı  bilmenizi isterim..
umutla

Ayla Önder
ayla.onder2009@mynet.com